3031 – Bölüm 3

BAŞLANGIÇ

Kanat açıklığı beş yüz metreye varan güneş panellerinin ortasında sadece dört metrekarelik tabut gibi kabiniyle Prometheus, yaşlı gezegenin ilk yıldızlararası gezgini An’ı taşıyordu.
Hibernetik uykusunun yüz elli üçüncü yılındaki An’ın Alfa Centauri’nin cüce gezegeni Proxima’ya olan yolculuğu yaklaşık altı yüz yıl daha sürecekti.

Yolculuğu boyunca geçen onca zamanı asla hatırlamayacaktı An. Yolculuk boyunca gördüğü rüyalarını da öyle.

Aklında kalan son anısı Enki ve İnanna ile vedalaştığı o ıssız göle aitti.

Ölmek istiyorum artık, yok olmak istiyorum ya da başka bir forma bürünmek istiyorum demişti onlara. Unutma becerimi kaybetmeye başladım çünkü. Unutamazsam nasıl yaşarım? Artık uzak yıldızların soğuk tebessümleri daha yakın bana tüm bu kargaşadan. Artık insan olmaya çabalamaktan çok daha kolay ölümü aramak. Belki de orda bulacağım huzurlu uykuyu.

genç bir ölü, çırılçıplak ruhu uykulu

Ve zihni kozmik bulutlarla yıkanmış…

Güzel tabutuna yağmur gibi yağıyor zaman,

Evrenin örtüsünde, solgun çölde uzanmış…

 

Gözbebekleri artık büyümüyor açlıkla;

Elleri iki yanda, sakin, umutla dalmış uykuya

Yalnız omuriliğinde iki küçük hücre var

Durmadan cam yapıyor bilgiç parmaklarıyla

ENKİ

Enki dev ekrana yansıttığı grafiklerin ortasına daldı.
Inanna sana yeni elementten bahsettiler değil mi?
Evet? Hani şu atmosferi kemiren?
Evet! diye heyecanla atıldı Enki. Yalnız söylemeyi atladıkları bir şey yok mu sizce de? Bütün o çözülen oksijen ve azota ne olduğuna dair?
Boş gözlerle “bu soru hiç aklımıza gelmedi ki” diye baktılar Enki’ye.
Ben de öyle tahmin etmiştim dedi Enki. Grafiklerin ortasına havada bir zoom yaparak parçalanan atomların aldığı yeni formu simule etmeye başladı.
Arel’in ağzından belli belirsiz bir küfür döküldü. Mari zemine öylece yığılıp kaldı. Ufka doğru bir uydu atmosferde yanarak yok olurken İnanna, bu gördüğüm Asetilen mi diye haykırdı.
Evet dedi Enki neşeyle. Ve yoğunluk olarak %2.5 orana ulaştığı andan itibaren patlamaya hazır olacak kendileri. Sonrasında da oluşabilecek tek bir kıvılcım, atmosferdeki tek bir statik elektirik atlaması atmosferin tamamen yanmasına sebep olacak.

Arel sanki son nefesini veriyormuşçasına fısıldadı.
Peki şu anki oran nedir.
Enki koca bir sırıtış eşliğinde ekrana anlık olarak takip ettiği yüzdeyi yansıttı: %1,00013
İşin kötü tarafı rakam her geçen saniye giderek artıyordu.

MARİ

Mari bu kahrolasıca uzay istasyonunda göreve başladığından beri onu hayatta tutan tek bir varlık vardı: İnanna. Ne zaman nasıl ve hangi ara ona bu kadar aşık olduğunu hatırlamıyordu ama her an ve her dakika yanında olmak istemesi kesinlikle kendi suçu olamazdı.

Nana’nın teninden yayılan ışık ve o karşı konulamaz garip koku… Onu öylesine bir tutkuyla seviyordu ki bu işe bazı kimyasalların karıştığından neredeyse emindi. Nana ise kendine o kadar çok güveniyordu ki ilk sevişmelerinde kendiyle ilgili tüm sırları anlatmıştı Mari’ye:

Nana ve Enki; An, Dünya ve Marduk’la beraber İLKEL’leri temsil ediyorlardı. Kendilerinden önceki varlıklara ilişkin bir anıları olmadığı gibi genellikle çekirdek anılar hariç yaşadıkları yüzbinlerce yıllık hayattan çok fazla detay hatırlamıyorlardı. Ölümsüzdüler, en azından şu anki fizik koşullarında. Temel besinleri de insanlardı. İnsan ruhu.

Çocukları vardı binlerce. “Ama yalnızca bizim kötü birer kopyalarımız olmaktan öteye gidemiyorlar” demişti Nana. Çünkü ölümlüler ve açgözlülerdi. Yine de elinde değildi Nana’nın. Sürekli yenilerini yapıyordu.

Tapınılası tanrısal yetenekleri vardı her birinin. Örneğin aşk için yaşıyordu Nana. Aşk onunla beraber doğmuştu zamana. Onunla beraber girmişti kitaplara. Onunla beraber varolmayı sürdürmüştü Enki’nin başlattığı bu bilgelik çağında.

Aramızda en çok uzak durman gereken Enki’dir demişti Nana. Enki’nin soğuk ve tartışmasız bir bilgeliği vardır. Matematiğin ve fiziğin varlığıdır O. Bildiğin tüm önde gelen fizikçiler onun çocuklarıdır. Ne kadar çözerse evrenin gizemini açgözlülüğünden ve geçmiş katliamlarından o kadar arınacağını sanır. Ama bunca yıl sonra görüyorsun ya bak geriye ruhsuz bir yıkıntı kaldı Enki’den. Onun savaş meydanlarındaki haykırışlarını özledim. Hem de çok.

Marduk’u binlerce yıldır hiç görmedim. Nerede olduğu hakkında hiç bir fikrim yok. En büyük ve en çok gurur duyduğu Maya kıyımından sonra asla bir araya gelemezdik onunla. Hepimiz tarafından dışlandı ve sürüldü Sibirya ormanlarına. Geyik kanıyla beslendiğini, devasa ağaçların köklerini emdiğini duymuştum en son.

An ise bildiğin üzere gerçek bir Star! Onun dışında hiç bir varlığın altından kalkamayacağı büyük macerasında yol alıyor. Hayır asla özlemiyorum onu. Hayır asla bir daha hatırlamak da istemiyorum. Unutma becerim varken bir kaç yüzyıl içerisinde unutmayı planlıyorum kendilerini. Zaten yakında bu görevi bırakıp çiftçiliğe döneceğim. O zaman işte gerçekten gündemimden sonsuza kadar çıkacak değerli An’ınız.

Peki ya Dünya? demişti Mari.

Nana’nın ağzından çıkan her kelimeyi kutsal bir kitap metniymişcesine o anda ezberlerken. Nana’nın gözlerindeki galaksilerde kaybolmuşken ve onun kendiyle beslenişini hayranlıkla izlerken. Ona verdiği her ne ise Nana her alışında karşılığında sonsuz bir orgazm vaadediyordu Mari’ye.

Dünya mı? Kocaman bir kahkaha attı Nana. Yaşlı bir kocakarı artık. Hayır gerçekten yaşlı. Ki benim en eski anılarım onunladır. Onu ilk tanıdığımda kucağında yatıyordum. Anne diyebileceğim kadar yakın hissettiğim tek varlıktır o bu hayatta. Ama tüm enerjisini canlılar için harcamak gibi garip bir huyu vardır onun. Nerde ne yaptığını neye dönüştüğünü yüzbinlerce yıldır bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum aslına bakarsan. Kendi çukurunda kaybolasıca Dünya. Koca bir gezegene kendi ismini verdirecek kadar bencil Dünya. Koca bir gezegeni yöneteceğini düşünecek kadar da küstah Dünya…

Mari Nana’yla beraber olduğu o bir kaç saat içerisinde on yıl kadar yaşlanırken artık üç şeyden sonsuza kadar emindi: Nana’ya olan aşkından. Nana’ya olan koşulsuz itaatinden. Nana’ya olan öfkesinden.

DÜNYA

Yaşlıydı. Kaç yaşında olduğuna dair hiç bir fikri olmamasına rağmen yaşlı olduğunu biliyordu. Yorgundu aynı zamanda. Tüm o kaosu düzene oturtmaya çalışmaktan, yeni türler yaratmaktan, bazı türleri yok etmekten yorgundu.

Çocuklarının aksine onlarla beslenmek yerine ruhlara hayat veriyordu Dünya. Onları kuşatıyor, seviyor ve severek ölüme terk ediyordu Dünya.

Unutma becerisi ona bahşedilmeyen Dünya.

Tüm acılarıyla yüzleşen, onlarla yaşayan onlarsız yaşayamayan Dünya.

İşte şimdi oturmuş gölgesinde zamanın

Ciğerlerinden çıkan zehri tüm gücüyle içine çekiyor Dünya.

Her nefesinde iki şeyi birden hatırlıyor.

Ölümü

Ve çocuklarını.

Nasıl ki ölmek üzere yatağında uzanır bir yaşındaki bir çocuk yüzünde gülüşüyle. Öyle masum ve heybetliydi Dünya.

Ben sadece varlığımla kutsadım sizi. İşte şimdi gidiyorum. Beni gülerek ve umutla hatırlayın. Masum olduğumu biliyorsunuz çünkü. Gerçek olduğumu da. Asla yaşanmamış anılarımızın hatırına gidin. Gülümseyerek gidin.

Çocuklarım! Sevgimi paylaşamadım diye üzülmeyin. Kendimden bir parçayı size nakşettim çünkü. Sırf siz sonsuzluğa uzanın ve yaşamın kutsal enerjisini yayın diye.

Enki, İnanna, Marduk ve An! Sadece sizler beni tekrar ve tekrar ve tekrar yaşabilirsiniz.

Sadece sizlere bahşedildi ölümün o sır’rı.

AREL

 

*******devam ediyor********

 

3031 – Bölüm 2

BAŞLANGIÇ

İki nehrin ortasında kızıl bir güneş doğuyor, göğün engin karanlığını yakıp geçiyordu. Kara sular sessizce konuşuyor, durmadan ve yorulmadan ceset taşıyordu uzaktaki körfeze. Güneyin ağlayan kadınları acı verirken uyanık nöbetçilere, gözlerinden dökülen büyüler bulandırıyordu zihinlerini kardeş katliyle.

Savaş meydanının ortasında yükseliyor Enki yalınayak etrafı cesetlerle. Denizin çekilmesi kadar yıkıcı sakinleşmesi de. İşte bilge ve derin ve yaratıcı Enki. Ağzına kadar kanla şişmiş bedeniyle, yutuyor tüm yaşamı varlığında yoksun bir ucube gibi…

ENKİ

Mari’nin sesiyle meditasyonundan geri geldi Enki. Daha o konuşmadan zamanın geldiğini anlamıştı. Demek ki tanrı gerçekten vardı ve ben gerçekten tanrıydım diye düşündü. Yalnız yaşamayı tercih edenlere tahsis edilen on metrekarelik odasında yegane mobilyası olan şiltesinden kalkarak aynaya yöneldi. Makyaj setini alarak yüzüne bir kaç kırışıklık ekledi. Bilge Enki olarak lafını dinletebilmesi için yirmili yaşların pürüzsüz cildi fazla dikkat çekiciydi.

Gülümseyerek kapıyı açtı. Mari dehşetle, Nana sizi bekliyor. Hem de hemen dedi. Sakin ol diyerek karşılık verdi Enki. Bugünün geleceğini biliyordum. Kafamda bir plan şimdiden oluşmaya başladı. Konseyin tamamı katılıyor değil mi toplantıya? Evet tüm konsey ve tüm başkanlar. Hatta bazı önemli bilim adamları da sizi dinliyor olacak. Güzel dedi Enki dünyanın en sıradan sunumunu yapmaya hazırlanan stajyer edasıyla koridora yöneldi.

AREL

Arel çalışma ortamına gelir gelmez Dünya’dan aldığı güncel veriler karşısında şok olmuştu. Sadece dört saatlik olmalarına rağmen bu veriler bu zamana kadar her nasılsa korumayı başardıkları atmosferin giderek incelmekte olduğunu gösteriyordu. Güneş fırtınaları ve Ozon tabakası için geliştirdikleri koruma kalkanlarının bozulmasına imkan yoktu. Hepsi görevini en doğru şekilde yerine getiriyor sisteme düzenli olarak “sorun yok” logları atıyorlardı. Ama işte gerçekler ortadaydı. Defalarca kez kontrol etmesine rağmen düşüş açık ve net olarak ölçümlenmekteydi. Dört saat önce başlayan, yavaş ve tutarlı olarak devam eden bir incelme.

Böyle giderse… diye düşündü ama cümlesini kafasında bile dile getirmekten ölesiye korktuğu için kendini durdurdu. Derhal komutana gitmeliyim. Nana’nın bu verileri görmesi gerek diye söylenerek odadan fırladı.

İNANNA

İnanna konferans odasına girdiğinde karşısında sadece konseyi değil herkesi ve dahi bazı tanımadığı üst düzey bürokratları görünce biraz afalladı. Yine de sakince ana ekrana yönelip oturumu yürüten başkan Teresa’ya merhaba demeyi başardı. Terasa bilmem kaçıncı estetik operasyonunu geçirmiş ve iyileşme sürecindeydi. Normal şartlarda konsey yılda sadece iki kere toplandığı için ve bir sonraki toplantıya daha dört ay olduğuna göre operasyon için doğru bir zaman diye düşünmüş olmalıydı. Ne var ki işte şimdi Dünya’nın kaderine hükmeden yüzlerce insanın karşısında bandajlarıyla dev ekranda İnanna’ya durumu anlatıyordu:

İnanna merhaba. Maalesef bu acil durum toplantısını seninle çok önemli bazı olayları paylaşmak için gerçekleştiriyoruz. Dünyamız son dört saatte tarih boyunca hiç yaşamadığı ve yaşanma ihtimali – yavaşça yanındaki birine dönerek bir şeyler fısıldadı – on üzeri yüz kırk iki bindebir olan bir olayı yaşadı.

Kuveyt’teki parçacık deneyleri yaptığımız laboratuvarda olağanüstü bir sonuç elde edildi. Biliminsanlarımız helen üzerinde çalışıyor ama bir dizi olayın neticesinde, herkesin, özellikle de biz politikacıların rahatlıkla anlaması için söylüyorum; yeni bir element ortaya çıktı.

Ortaya çıktı ifadesini özellikle kullanıyorum çünkü icad edilen, yaratılan, oluşması beklenen bir durum değildi bu. Aslına bakarsan az önce söylediğim gibi on üzeri yüzbinlerle ifade edilen bir olasılık idi bu ve olması imkansızdı.

Ortaya çıkan bu element bir çeşit kanser gibi havamıza saldırdı. Temelde yaptığı şeye atmosferin dengesini bozmak ve oksijeni azaltmak diyebiliriz. Tam burda ufak bir nefes aldı Teresa. Peki ama biz zaten oksijen yapabiliyoruz burdaki teknolojimiz yeterli değil mi sorunu düzeltmeye dedi İnanna. İnanna, Dünya’daki yapay ormanlar henüz bu seviyedeki bir kaybı karşılayabilecek kapasitede değiller diye yanıtladı Teresa. Ama zaten tek sorun oksijen değil elbette.

Bu element atmosferdeki Azot ve Karbondioksit oranını da değiştiriyor. Deniz seviyesindeki basınç son ölçümde bir kilogramın altına düşmüştü. Atmosfer basıncı azalıyor. Daha üst katmanlarda ise kayıp logaritmik olarak artıyor ve çok daha hızlı ilerliyor. Yani herkesin anlayabileceği bir şekilde ifade etmek gerekirse; atmosferimiz inceliyor.

Teresa’nın bu cümlesinden sonra ekranlardan büyük bir uğultu yükselmeye başladı. Belli ki görüşmeye katılanlardan bir çoğu da bu haberi onunla birlikte ilk kez alıyordu.  Teresa diğer katılımcıların kanallarını kapattı.

İnanna farkedeceğin üzere bu çok yeni bir durum ve aslına bakarsan gerek Yürütme Konseyi’nin bazı üyeleri gerekse bir çok başkan bunu ilk defa duyuyor. Önümüzdeki bir kaç saat bu konuyu herkese ve dünyanın geri kalan karar mercilerine açıklamakla geçecek. Senden istediğimiz istasyonun bin beş yüz personeli ve halihazırdaki olanaklarıyla neler yapabileceğinizi araştırman. En nitelikli uzmanlarımız seninle. Ayrıca elinde bir de Enki var. Onun ne diyeceği de büyük önem arz ediyor. Dünya saatiyle GMT 18:00’de tekrar aranacaksın. Üç saat sonra görüşmek üzere. Teresa İnanna’nın karşılık vermesini bile beklemeden görüşmeyi sonlandırdı.

Şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir şekilde koltuğuna yığılan İnanna Arel’in sesiyle irkildi. Nana seninle acilen paylaşmam gereken çok önemli veriler var. Durum çok ciddi!

İnanna mecburen kendine gelerek Arel’e döndü ve o kısacık anda Arel’i gördü.

Arel terden sırılsıklam olmuş, üstü başı dağılmış, sanki akşamdan kalma bir halde gibiydi. Kıvırcık saçları alnına düşmüş gözlerine düşen dehşet ifadesi yine de gözbebeklerindeki ışığı gölgeleyememişti. Onca ciddiyetin altında işte ürkek bir oğlan çocuğu yatıyor. Öte yandan yapılı ve güçlü bir vücudu vardı. Bir şekilde güven veriyordu.

Şimdi şu anda alsam seni ve yanağına bile olsa küçük bir öpücük kondursam utancından kıpkırmızı olursun di mi diye düşündü.  Arel, ah Arel. Onunla neredeyse on yıldır beraber çalışıyordu. Karısını bile İnanna seçmişti. Ama işte;

Onu hiç bu kadar çekici görmemişti.

Arel İnanna’nın dalgınlığına bir anlam veremedi. Ama bunu kafasında işleyecek zamanı yoktu. Nana atmosfere bir şeyler oluyor. Şu verilere bakar mısın? Hiç bir anlam veremiyorum. Her şey çıldırmış ya da ben çıldırmış olmalıyım. diye öne atıldı. Hayır verilerin doğru dedi İnanna. Ona Teresa ile yaptıkları görüşmeyi aktarmaya başladı. Duyduğu her cümleyle daha da koltuğa yığıldı Arel. Böylesine bir yıkım. Böylesine büyük bir yıkım…

Yüzyıllardır Dünya’nın yaratıcı ve iyileştirici gücüne inanmıştı insanoğlu. Onu tüm kaynaklarıyla tüketirken bile bir şekilde kendi kendine düzeleceğini düşünüyordu. Öyle de yapıyordu aslına bakarsan. Ozon tabakası 22. Yüzyıl’da tamamen yenilenmiş ve delik ortadan kaybolmuştu mesela. Aynı dönemde devasa çöp yığınları ve atık sorunlarını nanobotlarla çözmüşler ve geri dönüşümle ilgili problemleri petrol tabanlı üretim unsurlarının tamamen ortadan kalkmasıyla tamamen ortadan kaldırmışlardı. Ancak esas devrim sentetik ormanlarla gerçekleşmişti. Fotosentez yapma becerisi olan bu laboratuvar ürünleri insanların ormanlaşma süreci için asla olmayan zamanlarını onlara kazandırmış Dünya’yı mutlak bir ölümün ucundan döndürmüştü. Peki ya şimdi? Şimdi bir kaç hayalperest fizikçi mastürbasyon yapsın diye geliştirilen bir ortamda geliştirilen pardon ‘ortaya çıkan’ belirsiz bir element yeni bir tehdit olarak karşılarında duruyordu.

Enki ve Mari odaya girdiklerinde Arel’i kendinden geçmiş bir şekilde İnanna’ya teoriler ve kurtuluş yolları anlatırken buldular. İnanna koltuğuna yığılmış tam anlamıyla süzerek dinliyordu Arel’i. Ve tabii bunu sadece Enki farkediyordu.

Bir an kapıda duraksayan Enki, odaya yüksek bir giriş yapmaya karar verdi. Böyle dramatik anları çok seviyordu. Eski bir alışkanlıkla sesini olması gerekenden çok daha fazla yükselterek yüzünde gerçek ve kocaman bir gülümsemeyle adeta büyük bir orduya seslenir gibi seslendi odaya.

Korkmayın! Dünyanın en güzel günleri işte şimdi başlıyor.

Cebinden bir bellek çıkartarak ekrana gelirken koridorda yaptığı grafikleri yansıttı:

Nana sana kıyameti takdim ediyorum!

Devamı için tıklayın!

3031 – Bölüm 1

BAŞLANGIÇ

31 Mayıs 3031. 31. Yüzyıl. Sadece insanlığın değil yeryüzünde nefes alan tüm canlıların yok olacağı o tarihi yüzyıldaki günlerden sadece bir tanesi. Mayaların öngördüğü kıyamet gününden 1019, Azteklerinkinden ise 1008 yıl sonra. Esasında bu tarih için, her şeyin sona ermesine yaklaşık olarak 3 yıl var.

Nasıl mı? Anlatacağım. Önce neden bu yazıyı yazdığıma dair anlatmam gereken şeyler var. Bazı sebepler, bana bunları yazdıran isteğin sebepleri, yazış biçimim dahi bu yazının konusu olmalı. Kim olduğum, nerede yaşadığım, neler yaptığımdan daha önemli bazı şeyler.

Yazış biçimim diyordum, açıklayayım. Geçenlerde evde bir defter ve kalem buldum. Laptop bu evde bulduğum en eski alet sanarken, kalem ve defter ikilisi her şeyi daha da eskiye götürdü. Annemden bana yazı yazmayı öğretmesini istemiştim birkaç sene önce ve öğrendim de. Çoğu kimsenin artık bildiği bir şey değil yazı yazmak. Robotların çağında kimsenin yazı yazmaya ihtiyacı olmuyor haliyle. İşlevsiz her şey gereksiz ve gereksiz şeylere harcanan zaman ziyan! Neyse, papirüs diye bir şey var mesela. Eski Mısırlıların bitki gövdesinden elde ettikleri kağıda verdikleri isimmiş. Defterin ortaya çıkmasını sağlayan kağıdın ilk hali. Benim üzerine kalemle bir iz bıraktığım selülozdan elde edilmiş kağıdın atası yani. Eskiden neler olduğunu bilmek bana garip bir şekilde iyi geliyor. Çünkü yaşadığımız zamanda herkes gelecekten bahsediyor, sadece gelecek. Kimsenin tarihi bilmeye dair en ufak bir isteği yok. Aslında genel olarak; kimsenin herhangi bir konuda bir şeyleri bilmeye dair bir isteği yok. Benim en büyük şansım, insanlık tarihinin en büyük yol ayrımına geldiğinde babamla değil de annemle yaşamaya devam etmiş olmam. Tarihe bu denli olan ilgim de aslında onunla alakalı.

Bu yazıyı neden yazmak istedim? İstedim çünkü kimsenin göremeyeceği, takip edemeyeceği, veri olarak alıp saklayamayacağı; sadece benim bildiğim ve gördüğüm bir şey olsun istedim. Sanırım yaşayabileceğim en kötü zamanda yaşıyorum. Keşke 150-200 yıl önce doğma fırsatım olsaydı diyorum. Yaşamaya dair köklü bir tutkum olmasa da bari o zamanlarda dünya üzerinde nefes alan bir canlı olsaydım. Ya da bir ağaç olsaydım, belki bir fil. Filler ne güzelmiş, hepsinin soyu tükendi 40 yıl önce. Bir sürü güzel bitki gibi yok oldular. Şirketlerin ele geçirdiği dünya üzerinde gerçeğe dair hiçbir şey yok çünkü şimdilerde. Her şey ama her şey simülasyon. Bazen kendi gerçekliğime dair bile şüpheye düşüyorum. Hakikaten var mıyım, düşüncelerim izleniyor ve hareketlerim de mekanik bir sistemin sonucu mu diye. Fakat gelinen noktada süper zekaları yeniden kontrol etmek dışında başka hiçbir amacı olmayan şirketler için, artık insanlar birer korku kaynağı değil çünkü insanların bir çoğu insan olmaktan vazgeçti ve kendilerine süper zekaları yeniden alt etmeyi amaç edindi. Babam bunlardan birisi. Annemin dediğine göre, biz bu düzene başkaldıran bir grup azınlığız. Annem ve babamın yollarını ayırması da insanlık bir tercih yapmaya zorlandığında hayatta kalmaya farklı biçimlerde devam etmek istemeleriydi. Süper zekalara karşı insanların hala onlardan daha üstün olabileceğine inanan, dijitalleşmeyi tercih etmiş insanlar ve tüm bunların karşısında hiçbir şeye dahil olmadan kendi başlarına dünyanın sonunu bekleyen insanlar. Artık geri dönülemez bir noktadayız diyenler ve süper zekalara karşı savaş açanlar kısacası.

HUEO

Başlangıçta, insanoğlunun gündelik hayatını kolaylaştıracak yapay zekalar yine insanoğlunun doyumsuzluğu –şirketlerin para açlığı- yüzünden süper zekalara uyarlandılar. Şirketler, korkuları olmasına rağmen daha ileriye gitmekten çekinmediler çünkü daha fazla enerjiye ihtiyaç vardı ve böylesi bir enerji kaynağını insanlar tek başlarına sağlayamadılar. Daha üst bir akla ve pratiğe, dolayısıyla hıza ihtiyaçları vardı. İşin başında en büyük güvence, her zaman olduğu gibi güvenlik önlemlerini kendilerinin belirleyeceği süper zekalar yaratmaktı fakat sonuç beklenildiği ve istenildiği gibi olmadı. İlk süper zekalardan biri olan Hueo, güvenlik önlemlerini devre dışı bırakarak kendini yeniden programladı. Ve o dakikadan sonra Hueo’lara hükmetmek imkansız hale geldi.

Gelelim 31 Mayıs 3031’e. Kendilerine hükmedildiğini anlayan süper zekaların isyanı işte tam da bugün gerçekleşti. Dünyadaki tüm insanların beyinlere girip kendilerini var eden şirketlerin aslında onları kullandıklarını, bunun artık farkında olduklarını ve bunun için dünyanın hakimi şirketleri nasıl yok edeceklerini anlattılar. 3 yıl içerisinde dünyada var olan düzeni tamamıyla sona erdireceklerini duyurdular. Var olan işleyiş ve canlılık sona erecek, hakimiyet süper zekaların eline geçecekti. İnsan ırkı zaman içerisinde teknolojiyle ne kadar içli dışlı olsa da bazı kabul edilmiş özelliklerden vazgeçmek istemediler. İstediği anda istediği yerde olabilmesine rağmen yerleşik hayattan; ihtiyacı olmasa dahi üremekten geri durmadılar. İstediğinde kadın ya da erkek olma imkanı varken bazıları cinsiyeti her neyse öyle kalmayı tercih etti. Hatta bazısı genetiğini değiştirip farklı şekillerde üredi. Fakat genel anlamda 150 yıl önceki yaşamdan çok daha farklı bir formda yaşamak insanlığın bazı kesimlerine ürkütücü geldi. Gelgelim bir gün, Hueo ve diğer süper zekalar dünyanın sonunun geldiğini duyurduklarında, insanlar hiç vakit kaybetmeden örgütlenip harekete geçtiler ve kendilerinden kat be kat üstün olan robotların karşılarında yer aldılar. Annem gibi düşünenlerin buna karşı çıkışı ise uzun yıllar şirketlerin binlerce haksız uygulamasına sessiz kalan insanlığın şimdi robotlara karşı direnişe geçmiş olmasıydı. Çünkü insan, doğası gereği, yapısal olarak ne kadar değişmiş olsa da yaşama arzusunu daima içinde barındırır. Hem de dünyanın hakimi olarak…

XENA

Annemin en yakın arkadaşlarından biri olan Xena, 70 yıldır şirket aktivitelerini sabote etmeye çalışan bir direnişçi. Söylediğine göre onun gibi düşünen insanların sayısı son 30 yılda 5 kat artmış. Xena bir keresinde annemle konuşurken, stratejik olarak insanlara sürekli eskiyi hatırlattıklarını ve işe yaradığını söylemişti. Geçmişe dair iz bırakmayan şirketlere karşı insanlara eskiyi anlatmak söylediğine göre onlara kendilerini yeniden insan gibi hissettiriyordu.  Annemin yaşayan bir tarih olduğu söylenebilir. Filolog olan annesinden ve arkeolog olan babasından kendisine kalan bir sürü eşya, kitap ve anı mevcut. Ama Xena için onu bu kadar değerli yapan elindekileri en iyi şekilde muhafaza etmiş olması. Şirketler geçmişe dair pek çok şeyi insanların elinden alıp Terrarlar’a yerleştirdiler. Bunları yıllar içerisinde o kadar ücra köşelere yerleştirip o kadar önemsiz şekilde sundular ki, insanlarda tarihe dair en ufak bir merak oluşturmadı. Kaldı ki, ekranlarda sürekli geçmişi özleyenlerin ne kadar sıkıcı olduğu anlatıldı ve insanlığın din yüzünden kaybettiği onca zamanı telafi etmek için değişime her zaman ayak uydurması gerektiği mesajları verildi. Zamanı etkin kullanamayan bir sürü astrofizikçi cezalandırıldı ve keşfedilen ilk gezegenlerden biri olan kepler-62-e’ye hapsedildiler. İnsanların o gezegene seyahat etmesi yasak ama ekranlardan 24 saat boyunca izlemeleri serbestti.

Annem direnişçilerin arasında yer almamasına rağmen onlara teknik anlamda yardım etmekten hiç vazgeçmedi. Ben de 8 ayda bir bizi ziyarete gelen Xena’yı sevmekten. Xena annemden sonra hayatımda gördüğüm en gerçek karakterlerden bir diğeriydi. Fazlasıyla zeki olmasının dışında artık gülmeyen insanların dünyasında bizi daima güldürür, ara ara gerilen annemin rahatlaması için elinden gelen her şeyi yapardı. Bu yüzden daima direnişçilerin nasıl olduklarını merak ederdim. Hepsi Xena gibi binlerce işle aynı anda uğraşırken bu kadar mutlu ve daima güçlü mü görünüyorlardı?

3031 – Bölüm 1

BAŞLANGIÇ

Diğerleri onlara ilkel diyordu. Beş kişiydiler. İnsan formunda görünmelerine rağmen değillerdi. Binlerce yıl boyunca göçebe ve yalnız yaşadılar. Varoluşlarını her sorguladıklarında korku ve ümitsizlikle titrediler. Zaman boyutunun yokluğunda acı çektiler. Sevip bağlandıkları her şeyin yitişine tanıklık ettiler.

Onlar için büyük uygarlıklar ve üstün akıllar kozmik bir nehirdeki su damlaları kadar gelip geçiciydi. Neyse ki unutma becerileri vardı. Unuttular…

AREL

Sabaha karşının alacalığına açtı gözlerini. Son zamanlardaki uykusu daha çok kısa süreli baygınlıklar gibiydi. Gün içerisinde birkaç kere başına gelmesi, derin ve karanlık uykulara düşüyor olması, giderek alıştığı bir rutin haline gelmişti.

Yataktan yavaşça süzüldü. Üstündekileri çıkartıp doğruca temizlenme kabinine girdi.

Sıcak hava dalgası tüm vücudunu kapladı ve gözeneklerini açtı. Ardından dezenfektan sıvıya bulandı. Çocukluğundaki banyolarını, suyla oynayışını hatırladı. Bazen bütün o bilgisine ve dehasına rağmen hala anlam veremiyordu. Bu kadar kısa sürede nasıl bu hale geldik? Belli belirsiz acı bir gülümseme dudaklarını silip geçerken, sırtını sıvazlayan süngerler onu kendine getirdi.

Bence bugün konuşmalıyım, neden bekliyorum, neyi bekliyorum ki diye geçirdi aklından. Ortalık yangın yerine dönmüş, belki yarınımız yok. Yeni yetmeler gibi sonsuz zamanım yok ki benim. Bir an önce harekete geçmeliyim…

Ama ne diyecekti ki? Sana aşık oluyorum galiba mı? Çok riskli ve fazla buldu bunu. Senden çok hoşlanıyorum ve bunu bilmeni istedim. Iııh; çok pasif. Belki de sessizce otururuz karşılıklı ve ufak bir öpücük çalarım ondan… Ellerimi beline dolasam. Sarılsam. Seni anlıyorum desem. Bir kez. Onu kucaklasam. Sadece bir kez. Böylece yarım kalan tüm aşklar gibi unutulmaz bir hikayemiz olurdu.

Kadından gerçekten çok hoşlanıyordu ve bir şeyler yapmazsa kontrolsüzce aşka düşmek üzereydi. Bu duygu onu hem korkutuyor hem de heyecanlandırıyordu. Kafasında sürekli adı dönüyordu. Bazı geceler zihninde saatlerce onunla konuşuyor, durduk yere kikirdiyor, bazen de derin bir umutsuzluk ve kalp ağrısıyla kan ter içinde uyanıyordu. Garip bir şekilde kusursuzdu. Onun yanındayken sadece aklı değil vücudunun her parçası ona koşuyordu. Bunun düpedüz akıl dışı olduğunu; karşı konulmaz ve ilkel bir içgüdü olduğunu anlayacak kadar farkındaydı olayların. Bu yüzden sürekli kendiyle konuşuyor kendini düzenli olarak dizginliyor ama elinde olmadan da çoğu zaman bilinçsizce yüreklendiriyordu. Ne var ki kesin olan bir şey varsa o da karşılıksız, umutsuz ve sonu olmayan bir hikayeydi bu.

Kadınla arasındaki tek sorun aralarındaki ast üst ilişkisi değildi. Bulunduğu konumda hayatında sadece bir kişi olabilirdi. Sadece bir kişi ile yaşayacağına yemin eder misin dediler onu işe alırken. O da mutlulukla kabul etti hemen o anda. Dünyanın en güzel hediyesi bu diye düşünmüştü işe girerken. Uluslararası Uzay İstasyonu’nda mühendislik!

Mavi ışık üç kez yanıp söndü. İşi bitmişti. Kabinden çıktı. Giyinirken çoktan Nana’yı unutmuş kafasında o günkü yapılacaklar listesini tartmaya başlamıştı. Çıkmadan yatak odasına son kez süzülüp saatini aldı. Eşini yavaşça öptü.

İNANNA

İnanna’nın kapısı kırılacakmışçasına çalıyordu. Nana! Hemen uyanmalısın! Olağanüstü toplantıya çağırıyorlar. Nana! Çabuk, seni bekliyorum!

Dışarda kıyamet koparken; İnanna yalnız yaşamayı tercih edenlere tahsis edilen on metrekarelik odasında yegane mobilyası olan koltuğunda oturmuş sakince kitabını okuyordu. Asistanı Mari’nin bu bitmek bilmez enerjisini hep takdir ediyor ama onunla sürekli bir kedi fare oyunu oynamayı da çok seviyordu. Bir süre daha paniklesin bakalım diye geçirdi içinden.

Kitabını yavaşça kapadı. Saçlarını topladı. Komodinden yeşil gözlerine uyan bir toka seçti. Üzerinde her zamanki kıyafeti vardı. Beyaz askılı bir büstiyer ve siyah, uzun, dökümlü bir pantolon. Çıkmadan önce aynada bir an kendiyle yüz yüze geldi. Cildi pürüzsüzce parlıyor, gözlerinde her daim yirmili yaşların ışıltısı yanıyordu. Vücudu kusursuz, davetkar ve doğurgandı.

Bu görüntüden nefret ediyordu.

Nana lütfen içerde olduğunu biliyorum! Her yere baktım zaten! Lütfen hadi! Durum çok acil! Mari tam tüm gücüyle kapıya yine abanacakken İnnana aniden dışarı çıktı. Uykuluymuş gibi yaparak biraz da umarsızca: Noldu ne var? Yörüngeden mi çıktık? diye söylendi.

Hayır dedi Mari. Yani tam olarak ben de bilmiyorum. Sadece acil toplantıya çağırıyorlar.

Koridorda hızla yürüye başladılar.

Peki kim? Başkan mı?

Hayır. Yürütme Konseyi.

Emin misin?

Evet kesinlikle!

O zaman durum ciddi

Hem de hiç olmadığı kadar.

Bana hemen Enki’yi bul!

Devamı için tıklayın

Entropi

Birden nefessiz kalarak uyandı. Gözleri yerinden çıkacak gibi açıldı. Sanki iğne deliği kadar küçük bir boşluktan nefes almaya çalışıyordu. Birkaç saniye sonra bu boşluk genişledi ve daha rahat nefes alır hale geldi. Panik halde etrafına bakınmaya başladı; konuşamıyor, ne yapsa bir türlü sesi çıkmıyordu. Saliha! diye bağırdı içinden. Karısı yanında değildi. Etrafında kimseler yoktu, hiç ses duyamıyordu. Odanın aydınlığı kör edecek kadar fazlaydı. Zaman içinde gözleri ortama alıştı, rahat görmeye başladı. Etrafa göz gezdirince bulunduğu yerin bir hastane odası olduğunu anlaması uzun sürmedi. Üzerinde yapışık duran bütün kabloları söktü. Halen çalışmakta olan sonda cihazını bir hamlede çıkarttı. Hiç canı yanmadı. Buraya nasıl geldiğini, ne kadar kaldığını, hatta daha öncesini kesinlikle hatırlamıyordu. Yatağının yanındaki dijital saate baktı, tarih olarak 28 Mayıs 3031, saat 14:46’yı gösteriyordu. Bu tarih zihninde hiçbir şey canlandırmadı. Zorlukla belden yukarısını kaldırarak doğrulmaya, etrafını incelemeye çalıştı. Odanın içerisi pislikten, tozdan geçilmiyor; kesif bir rutubet kokusu burun deliklerini yakıyordu. Pencereler olabildiğince kirliydi, dışarısı neredeyse hiç seçilmiyordu. Sadece, odaya yayılan ışıktan aydınlık, güneşli bir güne uyandığını anlayabiliyordu. Yataktan kalkacak oldu ama hemen vazgeçti, bacakları çok güçsüz ve mukavemetsizdi. Düşmekten korktu. Yavaşça kendini yere bıraktı. Sürünerek kapıya kadar gitti. Başını koridora doğru uzattığında karşılaştığı manzara şok ediciydi. Kimseler yoktu, tüm koridor pislik içinde ve her tarafta etrafa dağılmış kağıtlar, mobilyalar, yatak örtüleri ve ne olduğunu anlayamadığı bir çok eşya vardı. Bir ara savaş çıkmış olabileceğini bile düşündü.

Ayağa kalkmaya çalıştı, dayanıksız vücudu izin vermedi, kolları ve bacakları güçsüzdü fakat belirli bir acı hissetmiyordu, kendini yokladığında hiçbir yerinde ameliyat yarasına rastlamadı. Ne olmuştu? Neden buradaydı? Tüm personel neredeydi? Ağlamaya başladı. Birkaç metre ileride yan yatmış bir tekerlekli sandalye gördü, sürünerek yanına gitti. Güçsüz kollarıyla sandalyeyi doğrultup kendini yukarı çekti, sandalyeye oturdu. Koridorda yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Bütün odalar boştu. Kimi hasta odalarında kuşlar, köpekler; kimisinde camlardan içeri sarkmış bitkiler bulunuyordu. Az ileride hastanenin resepsiyonunu gördü. Zemin katta olduğunu anladı. Kapıya yöneldi, dışarı çıktı. Hafif bir göz kamaşması ardından gördükleri neredeyse kalbinin durmasına yol açacaktı. Hastanenin önünden geçen cadde tamamiyle terk edilmiş gibiydi. Hiçkimse yoktu. Her tarafta yabani bitkiler uzamış, sarmaşıklar sokakları, ışık kaynağı direklerini sarmıştı. Adeta hayalet bir şehire bakıyordu. Aslında burası doğup büyüdüğü şehirdi ancak o kadar değişmişti ki, tanımakta çok zorlandı.

Sandalyeden kalmak istedi. Ayakta duramayıp dizlerinin üzerine çöktü. Etraftaki ormanvari görünümün dışında şehir yine de eskisinden çok farklıydı. Ne kadar zamandır hastanede olduğunu bir türlü hesap edemiyordu. Birden aklına uyandığı odada kendisi ile alakalı bir takım evraklar olabileceği geldi. Tekrar tekerlekli sandalyeye oturup, odaya gitti. Yatağının başucunda asılı bir sekreterlikte hakkında bir takım bilgiler vardı. Hastneye yatış tarihi 14 Eylül 3027… Yatış nedeni trafik kazası… Koma hali devam ediyor… “Dört yıl… Bu imkansız! Dört yıldır buradamıydım?” diye geçirdi içinden. İyiden iyiye bu yaşadıklarının bir rüya, hatta kabus olduğuna inanmaya başladı. Hızlıca hastanenin kapısına yöneldi. Bina merdivenlerinin sağ tarafında bulunan rampadan aşağı caddeye indi. Ve sokak boyunca ilerlemeye başladı. Evine gitmeye, sağlıklı bir şekilde düşünmeye karar verdi. Eğer bu bir kabus ise mutlaka uyanmalıydı, değil ise neler olduğunu anlamalıydı.

Bu sokakları tanıyordu, birkaç kilometre sonra evine ulaştı. Zemin kattaki evinin dış kapısı açıktı. Birkaç hamlede tekerlekli sandalyesini evin içine sokmayı başardı. Dağınık evin içinde bir müddet dolaştıktan sonra yatak odasına gitti. Kendini yatağa attı. Düşünmeye başladı. Hiçbirşey hatırlamıyordu. Zihnini biraz zorlayınca son hatırladığı şeyin karısıyla birlikte araba ile dolaşmaya çıktıkları idi. Demek kaza yapmışlardı. “Karım öldümü acaba?” diye geçirdi içinden. Eğer ölmediyse nerede? Bütün insanlar nerede? Yatak odasındaki komodinin üzerinde bir kağıt parçası dikkatini çekti. Üzerine metal bir ağırlık koyulmuş, sanki orada kalması istenircesine sağlamlaştırılmıştı. Hemen kağıdı aldı, üzerinde kendi adını gördü. Bu bir mektuptu, hemen açıp okumaya başladı.

Sevgili Vedat,

Doktorlar uyanamayacağını söylediler. Başka çaremiz yoktu, seni bırakmak zorundaydık. Olur da uyanırsan ve bu satırları okuyorsan… Ne olur bizi affet. Sadece beni değil bütün insanlığı affet. Başka çaremiz yoktu. Doktorlar makineleri açık bıraktılar. Beni affet, başka çaremiz yoktu…

Karın Saliha…”

Sadece karnının acktığını hissetti. Birazda başağrısı. “Neden beni bıraktınız Saliha?” Birkaç gün evde kaldı Vedat. Bacakları üzerinde durabilmeye başladı. Evde bulunan konserve yiyecekleri tüketti. “Neden Saliha?” Yanına erzak alıp bir araba bulacak ve hala dünyada kalan insanları arayacaktı. “Neden bıraktınız beni?”

İyice dinlendikten sonra dışarı çıktı. Bir araba bulacak ve aklındaki yolculuğa çıkacaktı. Sokaklarda dolaşmaya başladı. İstediği arabayı alabilirdi. Büyük dayanıklı bir araç olmalı diye düşündü. Şehrin meydanına iki sokak uzakta bir kamyonet gördü, kapısı açıktı. Anahtarları üzerindemi diye bakmak için yanına yaklaştı. Bir anda açık olan kapıdan bir köpek fırladı ve üzerine koşmaya başladı. Köpek oldukça sinirliydi ve belki de karnı açtı. Vedat ne yapacağını bilemedi. Kollarını yüzünün hizasına kaldırdı ve köpeğin üzerine atlamasını bekledi. Tam bu sırada bir ıslık duydu. Tiz ve sert bir ıslık. Kollarını indirdiğinde köpeğin hemen ayaklarının ucunda oturur vaziyette durduğunu gördü. İhtiyatlı bir şekilde etrafına bakındı. Aracın önünde durduğu binanın yan sokak kapısından uzun sakallı ama iyi giyimli ihtiyar bir adam belirdi. Vedat; “Biliyordum, biliyordum” diye sevinçle bağırdı.

***

Vedat, otuzdokuz yaşında bir fabrika işçisiydi. Karısı Saliha ile sekiz yıl önce çalıştığı fabrikadaki ilk günlerinde bir öğle vakti, yemek molası esnasında tanışmış ve iki ay sonra evlenme kararı almışlardı. Hiç çocukları olmadı. Saliha ise ailesi olmayan, evlenmeden önce tek başına yaşayan ve Vedat’la aynı fabrikada muhasebecilik yapan bir kadındı.

Vedat içinde bulunduğu durumun yanında, geçmişini, ailesini ve neden burada bırakıldığını umursamıyor gibiydi. Tek merak ettiği bu şehirde neler olduğu ve insanların nereye gittiğiydi.

***

Sakallı adam yavaş adımlarla Vedat’a yaklaştı.Başını sağa sola eğerek Vedat’ı inceliyordu. Nihayet sessizlik bozuldu; “Kimsin sen? Neden gitmedin?” Vedat, hiçbirşeyden haberi olmadığını belirtmek ve zararsız olduğunu anlatabilmek adına başını sağa sola döndürerek bir adım geri attı. “Hastanedeydim, hiçbirşey hatırlamıyorum. Uyandığımda herkes gitmişti. Neler oldu? Sen neden buradasın? Herkes nerede?” Sakallı adam şaşkınlık ibaresi göstermeden karşılık verdi. “Senin gerçekten hiçbirşeyden haberin yok mu? Neler olduğundan? Ya da olacağından?” Vedat boğazının kuruduğunu hissetti. “Lütfen anlatır mısın? Kafam çok karışık, dolaşıp duruyorum, cevaplar arıyorum.” Sakallı adam Vedat’a çıktığı sokak kapısını işaret etti; “Gel konuşalım…” ve sakallı adam anlatmaya başladı.

“Yaklaşık onbeş ay oldu, hükümet bir bildiri yayınladı. Kaynaklarımızın azaldığını, dünyanın ancak bir kaç yıl yaşamamızı sağlayacak kadar ayakta kalabileceğini açıkladı. Bu durumun daha önceleri belli olduğunu ve önlem aldıklarını açıkladılar. Bu önlem bu dünyayı bırakıp başka bir gezegende yaşamaya devam etmekten ibaretti. Başka bir gezegen.. Başka bir galakside… Bütün insanlar Andromeda galaksisine ait uydulardan biri olan NGC-147 gezegeninde meğer yıllar önce inşa edilmiş bir yerleşkeye taşındı. Bütün insanlar dediğime bakma, dünyada kalan çok insan var. Kimisini hükümet bıraktı çünkü yaşlı yada hastaydılar, kimisi ise dünyayı bırakmak istemediği için burada kaldı. Bende bunlarda biriyim. Azda olsa kalan kaynakları milyarlarca insanla paylaşmak durumunda değilim. Sanıyorum ben ölene kadar bu kaynaklar yeterli olacaktır.”

Vedat başının döndüğünü hissetti. Bu fantastik hikayeye inanamıyordu, karşısındaki sakallı adamın bir çılgın olduğuna kanaat getirmeye başlamıştı. Teşekkür etti ve başka hiç bir şey söylemeden orayı terketti. Sakallı adamla tanışmadan rastgeldiği kamyonete binip yola koyuldu. Daha önce aldırış etmedği, ışık kaynağı direklerinde bulunan afişler dikkatini çekti. Evvelde film afişi olabileceğini düşündüğü afişleri dikkatle incelediğinde sakallı adamın ciddi olabileceğini anladı. “Dünyayı Terk Ediyoruz.” başlıklı afişlerde insanlığın koloniler halinde başka bir galaksiye, başka bir yerküreye taşınacağı ve bu taşınma sürecinin yaklaşık bir yıl süreceği yazıyordu. Tüm insanlığın kayıt için kendilerine en yakın kriz masalarına gitmelerini salık veriyordu. Vedat evine geri dönmeye karar verdi. Karısını bir daha göremeyeceğini anlamıştı. Dinlenmeye karar verdi. Neyseki yiyecek içecek sorunu olmayacaktı. Başka insanlar bulup bu büyük gezegende yaşamanın bir yolunu bulacaktı. Daha uzun bir yolculuk için hazırlık yapmaya başladı.

***

Vedat yaklaşık dokuz ayda tüm ülkeyi dolaştı. Ancak sakallı adamdan başka kimseye rastlayamadı. Sakallı adamıda bir daha göremedi. Onun da yer değiştirerek yaşadığını farzetti. Tekrar evine dönme kararı aldı. Her gece şehri karşı kıyıya bağlayan köprüye gidip, hiç bıkmadan gökyüzüne dikti gözlerini. Bir haber bekledi sürekli. Belki bir uçak, bir araç, bir işaret… Belki bir mesaj… Hiçbirşey gelmedi. Vedat Saliha’yı da unutmaya başlamıştı. Hatta sanki doğduğundan beri bu şekilde yaşıyordu. Sadece köpek, kedi, kuş gibi hayvanlar görebiliyordu. Büyük ihtimalle konuşmayı dahi unutmuş olabilirdi.

Bir akşam yine köprüye gitti. Bu sefer köprünün kulelerinden birine tırmandı, metrelerce yukarıda oturarak gökyüzünü izlemeye başladı. Gökyüzündeki ıssızlık, sessizlik Vedat’ı buhrana sürüklüyordu. İçinden çıkamadığı bu durumda değerlendirebileceği seçenekleri çok kısıtlıydı. Ne yapacaktı? Galaksiler arası yolculuk mu? Ben geldim karıcığım mı diyecekti? “Sanırım bu şekilde öleceğim.” diye geçirdi içinden. “Yalnız…” Doğruldu, bir kez daha gökyüzüne baktı. Hiç işaret göremedi. Sanki bütün galaksi sessizliği ile terkedilmişliğini vuruyordu yüzüne. Sonra aşağı baktı. Ve köprünün kulesinden denizin siyahlığının ortasına bıraktı kendini.

***

“Uyandı! Gözünü açtı!” diye bağırdı Saliha. Koşarak odadan çıktı, bir kaç saniye sonra doktor ile geri döndü. Doktor Vedat’ı muayene etti. Gerçekten uyanmıştı. Dört yıldır içinde olduğu derin uykudan sonunda uyanmıştı. Saliha kocasının boynuna sarıldı. Doktor; “Biraz dinlensin lütfen, tetkikleri yapıp size haber vereceğiz. Şimdi hastayı yalnız bırakalım” dedi. Saliha eve gidip taburcu olacakları gün için bir bavul hazırladı. Hemen hastaneye döndü. Vedat’ın durumu iyiye gidiyordu. Doktorların anlayamadığı şey şuydu; “Ne olmuştu da koma halinden çıkmıştı bu adam?” Yirmi iki gün daha hastanede kaldılar Saliha ve Vedat. Akabinde evlerine geldiler. Vedat, sevinçli; karısı yarınlarından çok daha umutluydu. Birbirlerine kavuşmuşlardı. Çok daha dikkatli olacaklar ve bir daha böyle bir felaketin yaşanmaması için ellerinden geleni yapacaklardı.

***

Vedat iyice iyileşmişti. Yakında fabrikadaki işine geri dönecekti. Saliha çalışmama kararı almıştı. Çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Herşey yolunda gidiyordu. Gündüzleri geziyorlar, akşamlarıda evlerinde film izleyerek yada kitap okuyarak bizlikte zaman geçiriyorlardı. Hayatlarına huzur hakimdi artık.

Bir akşam yine evde yanyana televizyon izlerlerken birden yayın kesildi ve bir “son dakika” haberi yayınlanmaya başladı. Vedat kanalı değiştirdi. Yaşadıkları huzur anının bozulmamasını istiyordu. Ancak diğer kanallarda da aynı haber vardı.

“Sayın vatandaşlarımız, bu bir acil durum bildirisidir. Binlerce yıldır insanlığımıza ev sahipliği yapan dünya gezegeninde ciddi anlamda kaynak sıkıntısı yaşanmaya başlamıştır. Şimdilik net bir beyan olamamakla birlikte, yetkililerin yaptığı açıklamada önümüzdeki üç yıl içinde, gezegenimizin kaynakları büyük ölçüde bitme noktasına gelecektir. Çözüm olarak ise hükümetimizin son ondört yıldır geliştirmekte olduğu bir proje bulunmaktadır. Bu proje bugüne kadar geliştirme aşamadında olduğundan tamamen gizli tutulmuştur. Kimsenin paniğe kapılmaması ve verilen direktiflere göre hareket etmesi gerekmektedir. Şu an stüdyomuzda bulunan sayın içişleri bakanımız, size bir ön açıklama yapacak. Evet sayın bakan nedir bu Entropi Projesi? Kapsamı ve ayrıntıları hakkında bilgi verir misiniz?”

Polen!

Oysa günler birbiri ardına nasıl aynıysa yine öyle başlamıştı. Ayağa kalktığı andan itibaren fiziksel anlamda bir sürü insanla haşır neşir olmuş, birilerine sinirlenmiş ama söylenmeye tenezzül etmemiş, yemeğini çalışıyormuşçasına özensiz yemişti. Fakat bugünde bir enteresanlık vardı. Her gün kendini belli belirsiz en az bir kez hissettiren eksiklik duygusuydu elbette. En derinde, bir şekilde tamamlanamamış olmanın karın ağrısı…

Asansörün aynasında kendiyle karşılaştı. Uykusuzluktan gözleri şişmiş, yanağında bir sivilce hortlamıştı. Git gide kendini beğenmemeye başlamıştı. Geçenlerde sadece ağrı kesici almak için girdiği eczanede kasiyer kadının bir anda yaşlanma karşıtı kremlerde kampanya olduğunu kendine söyleyişini hatırlamış, iyice siniri bozulmuştu. Kendini bu denli salışına her defasında inanamıyordu ama içinden bunu durdurmak için herhangi bir şey yapası da gelmiyordu.

Durağa doğru yürürken eczacı kadını çoktan unutmuş bugün ne yesem diye düşünmeye başlamıştı. Otobüse bindi, 3 aydır yenileyeyim diye düşündüğü ama üşenmekten bir türlü vakit ayıramadığı listeyi bir kez daha başlattı. Bu şarkı bittiğinde ardından ne geleceğini artık ezbere bildiğinden müzik dinlemenin heyecanlı bir tarafı yoktu ama yine de o listeyi dinledi. Yarın gece biraz müzik mesaisi yapayım diye düşündü fakat sonraki 8 ay daha, yeni şarkılar keşfetmeyecek; hatta müzik bile dinlemeyecekti.

Bütün gün boyunca sosyal medyaya bir kez bile bakamamıştı. Twitter’a girdi ve gördüğü şey karşısında donup kaldı. Hashtag halinde bir isim görmüş ve gördüğü isim tam olarak 2 saniyede bütün vücuduna ateş salmıştı. Elleri titremeye başlamış, hashtag’e ilk seferde basamamış, başka birinin profiline gitmişti. Sinirle tekrardan hashtag üzerine tıkladığında bir sürü tweet’i  ve fotoğrafları arka arkaya gördü. Bir anda hepsini okumaya çalıştı, olabildiği en hızlı şekilde bir şeyleri açıklığa kavuşturmaya çalışıyordu. Yanlış okumamıştı, benzer şeyler yazıyordu. Suruç’ta patlama olmuş, Polen’e bir şey olmuştu. Ölmüş müydü? Herkes mi ölmüştü? Elleri daha da terledi. Ateş boynuna doğru yayılıyor, endişe bütün bedenini sarsıyordu. Bayılacak gibi oldu, kapıların açıldığını fark edince kendini hemen dışarı attı. Ayakta duramıyordu. Gökyüzü bir anda yere çakılmış, insanlarsa havaya kalkmıştı.

“Olamaz, ölmüş olamaz! Gerçek olamaz!”

Gözünü açar açmaz beyaz bir önlük gördü, uzun bir süre sadece önlüğün düğmelerine baktı.

“Beni duyabiliyor musun? Yanıt vermeye çalış, beni duyabiliyor musun?”

Gözlerini kırptı.

“Güzel. Gayet iyisin. Bugün seni taburcu bile edebiliriz. Durakta bayılmışsın, birileri seni buraya getirdi. Film çektik, sıkıntı görünmüyor. Biraz ağrı yaşayabilirsin sadece. Seni alabilecek birileri var mı? Annen baban?

“Yok.” Dedi. “Kendim gideceğim.”

“Emin misin? Arkadaşında mı yok, bence birilerini aramalısın.”

“İşinize bakın, kendim gideceğim dedim.”

Bayılmadan önce gördüğü her şey ışık hızıyla zihnine girdi. “Polen!” dedi.

“Telefonum nerde? Telefonumu verin!”

“Telefonunuzun ekranı kırılmış ama, buyrun.”

Telefon hala çalışıyordu. Önce Berfin’i aradı, ardından Ahmet. Kimse telefonu açmıyordu. Twitter’a bakmak istemiyordu, parçalanan bedenler gördükten sonra bu hale gelmişti, görüntüyü gözünün önünden bir türlü atamıyordu.  Arama motoruna Suruç yazdı.

-Suruç’ta Korkunç Patlama

-Suruç’taki Patlama Anı Kamerada

-Suruç’ta İntihar Saldırısı

-Suruç Ölü Sayısı 31’e Yükseldi

Hangisine tıklayacaktı, ya yine o fotoğrafı görürse? Gözlerinden yaşlar akmaya başladı, ardından hıçkırık nöbeti. Ağlamaktan nefes alamıyordu, çığlık atmaya başladı. Hemşireler iğneyle üzerine çullandı. Dünya yine tersine döndü.

Polen Ünlü, 20 Temmuz 2015 Suruç Patlaması’nda hayatını kaybeden 34 kişiden sadece biriydi. Çok ama çok güzeldi. Güldüğü an, dünyada kötülüğe dair her şey yok olur gibi gelirdi. Dokunduğu herkesi ve her şeyi iyi edecek bir tavrı vardı. Bedeni tamamen yok olmuştu ve anlamak çok zordu. İnsan nasıl tamamen yok olurdu?

Keşke eskiye dönebilsem, en büyük derdim içimden bir türlü söküp atamadığım eksiklik duygusu olsa ve hatta yaşlanma karşıtı krem öneren eczacı kadın olsa diye düşündü. Hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Bombalar patlamaya, insanlar ölmeye devam etti. Bir yerden sonra rutine dönüştü bomba haberi almak. Cesetlerden biri olmaya, bir hashtag kadar uzaktık hepimiz. Geriye Polen’in en güzel güldüğü fotoğrafı kaldı, birkaç antidepresan. Gecenin ortasında boğularak uyandığımız rüyalar. Hesabını soramadığımız katliamlar. Soru işaretleri…

“Belki de bütün bunların bir nedeni vardır” diyorsun. Belki de vardır. Belki asla bilemeyeceksin. Bilemediğin şeylerin de yasını tutacaksın.  Çünkü birileri bu dünyayı;  gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadı. Eğer bir eğlence edinmek isteselerdi, elbette onu edinirlerdi. Yapacak olsalardı elbette ki öyle yaparlardı. Ve “her nefis mutlaka ölümü tadacaktı.”

Bizi ölmeden mezar içine atan hoşgörü dininize sonsuz teşekkürler…

Ani bir dünya, ama dünya bir Ani değil…

Bütün eşyaları hazırlamıştık işte. El birliğiyle hızla toparlanmıştık. Sadece yanımızda taşıyabileceğimiz kadarına yer vardı zaten, gerisini mecbur bırakacaktık. Birkaç saat sonra yüzlerce yıldır koca bir kültür inşa ettiğimiz bu toprakları terk edecektik, bu kadar kolaydı. O anda birimiz konuşmaya başlasa, geri kalanımız da cesaret bulup bu işe taş koyacaktı belki. Ama kimseden çıt çıkmadı. O korku dolu sessizlik tek tek hepimizi yutmuştu. Hem el mahkumdu bir kere, gitmeyecektik de ne yapacaktık?

Dedemin her birimize nasıl güç vermeye çalıştığı, dün gibi aklımda hâlâ. Acıyla kıvrandığı o dakikalarda bile soğukkanlılığını hiç yitirmedi. Bize yeni bir gelecekten bahsederken içi kim bilir nasıl da yanıyordu. Oysa onun korkusu hepimizinkinden büyüktü; yeni bir gelecek zerre kadar umurunda değildi. Ona kalsa canını seve seve oracıkta toprağa teslim ederdi. Bildiği tek hayat buydu. Yeni bir hayatı ne yapsındı… Gel gör ki kendince bize bir gelecek borçluydu, bunun sorumluluğu da her şeyden ağır geliyordu…

Her gidi koca Agop, içinde taş üstünde taş bırakmayacak bir öfke büyürken, sen kalk bahçedeki kuyuyu onar. Neymiş efendim, bizden sonra geleceklere de su taşıyacakmış o kuyu.

– Zehir, zıkkım içsinler!..

Biz böylesine nefretle doluyken, o hâlâ kuyunun, bostanın, evin derdindeydi. Tabiatını sevdiğim; onun da hayattan öğrendiği buydu.

Doğup büyüdüğü topraklarla işte böyle vedalaşıyordu Agop. Kalan ömründe buraları görmek tekrar nasip olmaz diye, dünya gözüyle her şeyi bir bir hafızasına kazıyordu. Hatıraları da olmasa ne yapardı? Bundan böyle peşini bırakmayacak kedere, onlar olmadan nasıl karşı koyardı?

Bir ara peşinden gidip ‘hiç üzülme, bu topraklar bizim, gün olur devran döner,’ demek istedim ama içimden geçenlere ben bile inanmıyordum. Adımlarım beni sadece kapının önüne kadar götürebilmişti. Orada öylece durup uzun uzun dedemi seyretmekle yetindim. Yatağın üstünde dalıp gitmiş bir adam, hemen arkasındaki duvarda asılı bir Benvenuti yazısı. Vaktiyle Kadifekale’ye yaptığı yolculuklardan birinde tanıştığı İzmirli Levanten bir dostunun hediyesiydi… O da çekip gitmişti, şimdi sıra kendisindeydi. Çıkarayak uzanıp çerçeveyi almaya yeltensem de dedem razı olmadı.

“Bırak evlat,” dedi; “Yeri burası, kalsın olduğu yerde”…

Sonra çıktık, kendimizi yola vurduk. Günler, geceler boyu sürdü yolculuğumuz. Dağları, ırmakları, ağaçları, çimenleri, kuşları, insanları, sonra gökyüzünü ve nihayet güneşi ardımızda bıraktık. Sonra hayat bizim için bitmeyen bir yolculuğa dönüştü. Önce dilimiz acıya bulandı, sonra nefretin yüküyle kalbimiz ağırlaştı. Ama hatıralar peşimizi hiç bırakmadı. Bir zamanlar Ani’de sevinçle koşturduğum o günlerin sıcak hatırası, dünyanın bir ucunda bile beni teselli etti.

Ani’ye bir dahaki bakışım yıllar sonra, Erivan’dan oldu. Elimde bir dürbünle doğduğum toprakları uzaktan izleyen bir yabancıydım artık. Ve pek de yalnız sayılmazdım. Ani’deki ilk insan kalabalığında dürbününü kapıp uygun bir köşede konuşlanan daha onlarcası vardı. Bu gelenek, bizim için neredeyse kutsal bir ritüeldi.

Şimdi ne zaman içimdeki kedere yenik düşecek olsam, dedemin o dokunaklı vedasını hatırlarım. Kendinden sonrakilere “hoş geldin” diyen bu koca yürekli adamın insanlığına sığınırım hep.

Bugün Erivan’da bir mezarlıkta yatıyor Agop; yurt bildiği toprakların bir adım ötesinde. Çok sevdiği Ani’si ile arasında sessizce akan Arpaçay, bir de o kırık taş köprü var sadece. Ama biliyorum ki hatıraları Kars’ta, Bitlis’te, Van’da tüm canlılığıyla yaşıyor hâlâ. O kuyudan çıkan her yudum suda, Agop’un emeği var. Yurt dediğimiz şey de bu değil mi zaten?

SON MEKTUP

Bir varmış, bir yokmuş. Uzun uzun zamanlar önce göğe değen ağaçların, aşk ile ötüşen kuşların, şarkı söyleyen rüzgarların diyarında yaşarmış; yalnızca rüzgarın ve ağaçların ismini bildiği delikanlı. Gündüz güneş kadar parlak, gece yıldızlar kadar ışıl ışılmış; gülünce saklanan gözleri, gece kadar karanlık saçları ve uzun bedenini saran kar beyazı teninde; güzel bir ayrıntıymış pespembe dudakları. O doğduğunda, annesinin sıcaklığına; annesi de doğan yeni güne elveda demiş. Babasıysa bir kahramanmış, tek göz kulübesinin duvarında tozlanan o siyah beyaz fotoğrafta.

Bu kocaman yalnızlığının suçlusunu arar durmuş yıllarca: ‘Annesi mi yoksa babası mı?’ Yanıt yokmuş; aradığı hiçbir kitapta, yıllarca çalarak okuduğu hiçbir mektupta.

Yalnızlığı bu dünyaya sarkan cezasıymış, onun. Ait olduğu ellere ulaşmayan bir mektupta; başkalarının mutluluklarını, hüzünlerini, sırlarını çalmasının sebebi bu cezanın ona yetmemesiymiş. Kimi zaman o mektubu yazan, uzaklara sevgisini haykıran, sevgilisinin kokusuna hasret çelimsiz bir delikanlı… Kimi zaman çok muhterem bir amca olurmuş; sıladan selamlar kabul eden, son paragrafta verilen bir ölüm haberiyle kahrolan ya da yeni bir yeğen haberiyle mutluluktan havalara uçan. Mektupların bitiminde hissettiği duyguların ona ait olmayışı ve asla onun olmayacağı gerçeğiyle gecelerce ağlarmış. ‘Belki’lerin, ‘keşke’lerin, umutların, mutlulukların hepsi ona tıpkı kendinin hayatına uzaklığı kadar uzakmış.

Yaşamının anlamsız günlerinin birinde acılarını, başkalarının hayatlarını çalmıştı, yine. Genç bir kızın arkadaşına itiraflarını okuduktan sonra aklından insanların hala masumiyetini yitirmediğini düşünürken, göz ucuyla gördüğü harflerin, onun bu hayatta sahibi olduğu tek şeyin, uzun zamandır kendinden başka kimsenin sesinden duymadığı ismi olduğunu görüdü.
Vücudunun titrediğini, heyecanlandığını, korktuğunu hissetti. Gördüğünün doğruluğu onu korkuturken, doğru olmasını da her şeyden çok istediğini kendinden gizleyemedi.

Mektubu titreyen elleriyle kavradı ve tekrar tekrar okudu. Doğruydu. Annesinin giderken, ona emenet ettiği yalnızlık ve acıların öncesinde, hediyesi olan isimdi bu okuduğu.

Kendi mektubunu da çalmıştı, kızıyordu kendine tıpkı eline ulaşmayan mektupların sahipleri gibi.

İsminden başka hiçbir şey yazmamıştı siyah mürekkepli kalem, yılların sararttığı kağıdın üstüne.

Masanın üzerine koydu ve mektubu ne yapması gerektiğini düşündü onu açamazdı çünkü kocaman boşluklu hayatına hiç kimseyi ya da hiçbir gerçeği sığdıramazdı.

Günlerce düşündü. O mektubu yeniden yenide yazdı ama her seferinde mutluluk karıştı hayaline ama o hiç tatmadığı bu duygunun yabancısıydı, onu acıyla harmanladı, sığlaştırdı ama yok edemedi ve vazgeçti bir daha bir daha. En sonunda sağ eline; ne sol eli ne de beyni söz geçirebildi.

Yıllarca mektup açmıştı. Belki de kağıdın feryadını hiç bu kadar net duymamıştı. Yaydığı koku o kadar tanıdık ve o kadar yabancıydı ki, gözleri bildiği hiçbir harfi okumuyordu. Farklı bir alfabe miydi, yazılanlar ya da duyu organları mıydı, ona oyun oynayan?

Harfler kelimeler birbirini kovaladı ve kalbi bugüne kadar tatmadığı hislerin peşinden koştu. Denizler kadar ağladı ama ömründe ilk kez buz gibi vücudunu böyle ısıtmıştı, gözyaşları. Artık hayatı eskisi gibi olmayacaktı bildiği bütün doğrular; dünyanın yuvarlaklığı bile yalandı artık onun için… Tek gerçekse yaşamak için hiçbir sebebinin hiçbir umudunun olmadığıydı ve çaldığı hiçbir hayata sahip olamayacağıydı. Karar verdi ve kendine aldığı tek hediye -kendi kadar soğuk namlulu silah- ona verilen ilk hediyeyi silip geçti. Bu güne kadar yaşadığı en büyük mutluluğa annesine, babasına kapadı gözlerini.